Medyanın Önemi ve Genel Durumu(29/03/2014)

 Medyanın Önemi ve Genel Durumu

TÜRKİYE’DE MEDYANIN DÜZENLENMESİ ve DENETLENMESİ BAKIMINDAN GELİŞMELER

Dr. Cengiz ÖZDİKER

Ulusal Güvenlik ve Stratejik
Araştırmalar Derneği Başkanı

Giriş; Medyanın Önemi ve Genel Durumu

Türkiye’de devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü ve devamlılığını her koşulda savunmak ve korumak anayasal bir zorunluluktur. Birey olarak hepimiz ve kurumsal olarak da demokratik erklerin tümü için gerekli olan bu hassasiyet basın yani medya açısından da önemlidir. Zira, basın; haber verme işlevleri yanısıra daha pek çok toplumsal ve psiko-sosyal işlevleri de yerine getirmektedir.

Demokrasilerde yasama, yürütme ve yargı güçlerine ilaveten “dördüncü kuvvet” olarak kabul edilen “basın”; kısa vadede toplumların yönetiminde ve yönlendirilmesinde, uzun vadede ise, toplumların gelişmesinde ve demokratik erklerin (yasama, yürütme ve yargı güçlerinin) kullanılma biçimlerinin şekillendirilmesinde geniş anlamda önemli ve tek kuvvettir. İşlev ve etki bakımından önemli olan bu toplumsal kurumun, verimli ve etkili olarak çalışabilmesi ile gelişebilmesi için‘kamu yararı’ ilkesini büyük bir dikkatle koruması gerekir. Kamu yararının nasıl ve ne ölçüde gözetileceği ise sadece basının değil başta “beşinci kuvvet” olarak nitelendirebileceğimiz “sivil toplum kuruluşları” olmak üzere hemen her kesimin ortak sorumluluğuyla biçimlenecektir.

Günümüzde basının gelişimi, piyasadaki rekabet ortamı, basında sahipliğin düzenlenmesi ve çoğulculuğun sağlanması gerçeğiyle örtüşmekte, toplumun doğru bilgi ve haber alma hakkı her zamankinden daha fazla önem kazanmaktadır. Türk medyasındaki mülkiyet ilişkileri ve ekonomik örgütlenme biçiminde kaynaklanan sorunlar, medya etiğinin önündeki önemli engellerden biri haline gelmiştir. Maalesef kamu yayıncılığı yapan TRT kurumu etkinliğini ciddi ölçüde yitirmiş, kamu hizmeti yayıncılığı yapması öngörülen özel yayıncılık her bakımdan kontrol edilemez bir büyüme göstermeye başlamıştır.

Bilgi toplumundan uzay çağına geçişde son derece önemli bir kurum olan basının, İçişleri Bakanı Sayın Sadettin TANTAN’ın “...Medyanın tehdit terörü siyaseti ve bürokrasiyi kilitledi”ifadeleriyle örtüşen konumu ülkemiz kamuoyu bakımından çok düşündürücüdür. Devlet erki ile siyasal ve bürokratik yönetim yönünden basında tekelleşmenin sakıncalarına paralel olarak, basının haketmediği bir güç ve konumla devlet yönetimi açısından öncelikli tehdit haline geldiği tartışmasız bir gerçektir. RTÜK Başkanı Sayın Nuri KAYIŞ’da “...Bir işadamının 3-4 televizyon kanalını kontrol ettiğini” söylemesi ve kanuna karşı hile yapılarak medyada sahiplik konusunun perçinlenmesi basının haketmediği bir gücü kontrol etmesine, hukukun çiğnenmesine ve diğer olası tehlikelere kaynaklık etmektedir.

Basın bir yandan ciddi ölçüde tekelleşmiş iken, diğer yandan, yolsuzluklara bulaştığı açıkca bilinen ve yargıya intikal eden basın patronları, kendilerinde güç vehmedip, kamuoyunu yanlış yönlendirme, panik ve öfkeye sevketme eylemini alışkanlık haline getirmiş, Devlet Ricalini haksız, yersiz ve sebepsiz biçimlerde tezvir ederek, siyasi rant sağlama arayışlarını olağanlaştırmışlardır. Buna karşın kamuoyu, kuralsızlığın sürdüğü Türk Basınında / Medyasında televizyon ve gazete sahip ve yöneticileri bizzat veya yanlarında kolayca buldukları, yandaş ve koruyucuları eliyle, yanlı veya yanlış yönlendirilmekten, kamu otoritesinin zedelenmesine yönelik sanal krizler yaratılmasından rahatsızlık duymaktadır.

Devlet büyüklerinin; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve mer’i yasaları yanında basının ulusal ve evrensel yazılı kurallarıyla ve etik anlayışlarda da kaynağını bulan ilkelere aykırı olarak, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşürücü yaklaşımlarla, açık veya zımni tezvir içeren haber ve yorumlarla sayfalara taşınmasından da ciddi kaygı duyulmaktadır.

 

Cumhuriyet tarihimizin hiç bir döneminde, günümüzde ihtiyaç duyulduğu ölçüde, milli varlık ve sorunlarımıza yönelik olarak ciddi tespit, uygulama ve yaptırımların eksikliği hissedilmemiş, tüm ulusal sorunlarımızın giderilme mecburiyeti yaşanmamıştır. Ülkemizde yaşanan krize paralel sorumluluk taşıyan hemen herkes çözüm ve olumluluk arayışı içerisinde üzerine düşeni yapmak için seferber olmuştur.

Ulusumuzun gelişmesinde ve demokratik erklerin kullanılmasında ciddi sorumluluk taşıyan, ancak varlığıyla ve son yıllardaki görünümüyle ciddi kaygılar doğuran Türk basınının da, patronajından, yöneticisine ve çalışanına kadar üstlenmesi gereken misyon daha da önem kazanmıştır. Günümüzde basının gelişimi, basın piyasasındaki rekabet ve tekelleşme ortamı, basında sahipliğin düzenlenmesi ve çoğulculuğun sağlanması gerçeğiyle örtüşmekte, toplumun doğru bilgi ve haber alma hakkı her zamankinden daha fazla önem kazanmaktadır.

 

Bu değerlendirmeler ışığında, jeostratejik, jeoekonomik ve jeopolitik bakımlardan önemli fırsatlarla içiçe olan Türkiye’nin siyasetçisinden kamu yöneticisine, müteşebbislerinden sade vatandaşına kadar ülke sorunlarına duyarlı olması ve ciddi bir toplumsal sorumluluk anlayışıyla ülkenin iyi yönetilmesine en azından birer vatandaş olarak katkı sunması gerekmektedir.

Türk basını ülkenin sahip olduğu dinamiklere ve kinetiklere uygun olarak, yazılı-görsel-işitsel yayınlarda “kamu yararı”nın gözetilmesinde ve yaşanan ağır sorunların çözümüne katkı sunulmasında üzerine düşeni yapmakta mıdır? Türk basını; sahip olduğu öz değerleri ve kazanımlarını, toplumsal ve mesleki sorumluluk içerisinde geleceğin Türkiye’sine ve Türk insanına sunarak, birey ve toplumsal sorumlulukların yerine getirilmesinde ihtiyaç duyulan önderliği yapabilir, yapmalıdır.

 

“Basın” dan “Medya” ya 
Radyo ve Televizyon Yayıncılığı

Türkiye'de basın incelenirken; ana hatlarıyla matbaanın 1829, gazetenin 1831, kamu yayıncılığı açısından radyonun 1927 ve televizyonun 1968 yılında başladığı, özel radyo ve televizyonların ise 1990’lı yıllarda yayına fiilen başladığı ve 1993 yılındaki anayasal değişimle serbestliğin, 1994’de RTÜK kanunuyla düzenlendiği ve denetlendiği görülmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında basın ve yayımla ilgili hükümler“Basın hürdür, sansür edilemez...” ifadesiyle başlamakta olup, aynı maddenin 3. fıkrasında “Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.” denilmektedir. Basın Kanunu’nda (15.7.1950 tarih ve 5680 sayılı) basının tanımı; “Basın serbesttir. Basılmış eserlerle bunların neşri bu kanunda yazılı hükümlere tabidir. (Md:1) Bu kanun hükümlerine göre basılmış eserlerden maksat, neşredilmek üzere tabi aletleriyle basılan veya sair her türlü vasıtalarla çoğaltılan yazılar ve resimler gibi eserlerdir.” şeklinde yapılmıştır.

Basın Kanunu’nun çıktığı 1950’li yıllarda televizyon yayıncılığı olmadığından, mevzuat ağırlıklı olarak yazılı basın üzerine kurulmuş olduğu halde, “Basılmış eserlerin herkesin görebileceği veya girebileceği yerlerde gösterilmesi veya asılması veya dağıtılması veya dinletilmesi veya satılması veya satışa arzı ‘neşir’ sayılır” (Md:3) ifadesi günümüz yayıncılığını da kapsamaktadır. Bugün yazılı basının yanısıra, görsel ve işitsel basının da yaygınlaşması sonucunda, “basın” teriminin yerine “medya” terimi yoğunlukla kullanılmakta olup, günümüz Türkiyesi’nin ulusal-bölgesel-yerel medyasında etkinlik yönünden televizyonlar (260 kanal) önde gelmekte, daha sonra gazete ve dergiler (3.500 yayın) ile radyolar (1.176 kanal) sayılmaktadır.

Türkiye’de kayıtlara göre; 16 Ulusal, 15 Bölgesel ve 230 Yereltelevizyon; 36 Ulusal, 108 Bölgesel ve 1.055 Yerel radyo;toplam 1.329 kuruluş yayın yapmakta ya da yayın yapmaya çalışmaktadır. Ulusal yazılı basın İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropolitan merkezlerde toplanmıştır. İstanbul, ulusal 94 gazete ve 518 dergi ile başı çekmektedir. Ankara’da ulusal 8 gazete, 37 dergi, İzmir’de ise ulusal 3 gazete ve 3 dergi yayınlanmaktadır. Yerel gazete ve dergiler açısından bakıldığında ise 663 yayınla Ankara’nın birinci sırada olduğu, onu, 354 ile İzmir’in ve 352 ile İstanbul’un izlediği gözlenmektedir.

Türkiye’de faaliyet gösteren bütün medya kuruluşları “mbb.com.tr” bilgilerine göre; 883 ulusal, 53 bölgesel, 1.100 yerel, 19 yurt dışına yayın yapan Türk yayın organı olmak üzere, toplam 2.055 basın kuruluşu mevcut olup; 33 ulusal gazetenin yayınlandığı ülkemizde bu gazetelerde toplam 1.054 köşenin yazarı bulunmaktadır. Bir anlamda -malum kriz bahanesiyle işten çıkarmalardan önce- köşe yazarı zengini olan gazetelerin (Hürriyet: 102, Milliyet: 82, Sabah: 75, Türkiye: 81, Radikal: 64, Zaman: 55, Cumhuriyet: 53, Akit: 43, Yeni Şafak: 43, Dünya: 29, Finansal Forum: 23, v.s.) sahip oldukları köşe yazarlarına ve sayfa yapanlarına elektronik posta (e-mail) adresleriyle ulaşılabiliyor. Ayrıca, mbb.com.tr’ye göre ülkemizde; 51 haber ajansı, 66 basın meslek örgütü, 40 yabancı medya temsilcisi, 20 medya pazarlama kuruluşu bulunmaktadır.

 

Dünyada bilgi/iletişim toplumundan uzay toplumuna doğru hızlı bir gidiş yaşanırken, basın (medya) “geleneksel” ve “yeni” medyalar şeklinde nitelendirilmeye başlanmıştır. Bir yandan internet ortamında evlere kadar uzanan yayıncılık ve ticaret ağları, diğer yandan dünyanın herhangi bir köşesindeki olayların, hatta savaşların televizyonlardan anında (canlı olarak) verilmesi bu gelişimin insan yaşantısına akseden boyutunu göstermektedir.

 

Ülkemizde televizyonlar 24 saat esasına göre yayın yapmakta, yazılı basın olarak nitelendirilen yayınların, yayın sıklıklarına bakıldığında, çoğu gazetenin günlük olarak değil, haftalık ve aylık olarak yayınlandığı, çok sayıda yerel gazetenin ise düzenli olarak yayınlanmadığı görülmektedir. 1996 yılı rakamlarına göre; toplam 2.398 gazetenin, 930’u (% 39) günlük, 612’si (% 25) haftalık, 353’ü (% 15) ise aylık yayınlanmaktadır.

 

Yazılı basında da yoğun olarak tartışılması gereken; basının (özellikle gazetelerin) etkileme gücü, haber verme biçimleri, gazete haberlerinde görsel unsurların kullanımı gibi konular yerine, son yıllarda basında büyük boyuta varan promosyon uygulamaları ve çıkar çatışmaları, tartışmaların ana konusu haline gelmiştir. Temel işlevleri okuyucularına haber vermek ve bilgi akışını sağlamak olan gazetelerde, gazete tirajlarını belirleyen olgu “habercilik” olmaktan uzaklaşmıştır.

 

Bir yandan basındaki rekabetin basın dışı alanlara taşınması sonucu kamuoyunda basına karşı güven krizi yaşanmış, diğer taraftan birkaç kaynaktan beslenen tekelleşme yönündeki gelişmeler yoğunlaşarak, basın özgürlüğü ve basında çoğulculuk açısından ciddi bir tehdit doğmuştur. Basın etiği ve kurumsal etiğin başta basın mensupları tarafından önemsenmemesi de “basında kalite” ve “özdenetim” sorunlarının sıklıkla tartışılmasına yol açmaktadır.

Türk basını yıllardır yeni gazete okuru üretmekte zorlanmakta, ülkemizde nüfus, okur yazarlık, satın alma gücü, kentleşme oranı arttığı halde bu artışlara paralel olarak yükselmesi beklenilen gazete satışlarında artış görülmemektedir. Türkiye’de okur sayısının yetersizliği sadece gazetelere özgü olmayıp, kitap sayısında ve kitap okurlarının oranında da ciddi sorunlar bulunmaktadır. Ülkemizde faaliyet gösteren 1108 yayınevi bulunmakta (bunların 127’si resmi veya yarı resmidir) ve bu yayınevleri 1997 yılında 3.263 yeni kitap yayınlanmıştır. Bu kitapların 2.520’sinin telif, 743’ünün ise tercüme eser olduğu ve bu kitapları yayınlayan yayınevlerinin 700’ünün İstanbul’da, 214’ünün Ankara’da, 23’ünün İzmir’de 21’inin Konya’da, 10’unun Bursa’da ve 9’unun Kayseri’de olduğunu belirtmek gerekir.

 

Türkiye’de medyaya erişime bakıldığında, erişim düzeyini belirleyebilmek için gazete tirajları, televizyon ve radyo alıcılarının sayısı ve bunların yıllar içindeki dağılımına bakmak gerekir. Genel bir bakışla, yerel ve ulusal medyanın yoğunlaşmış olduğu metropol kent nüfusunun, medyaya erişim açısından avantajlı olduğu görülmektedir. Ancak, medyanın gelişmiş olduğu illerde gelir düzeyindeki büyük farklılıklar, herkesin erişim açısından eşit olanaklara sahip olmadığını göstermektedir.

 

“Gelir düzeyi farklılıklarının, enformasyon zengini ve enformasyon yoksulu olarak adlandırılan bir başka eşitsizliğe neden olduğu”nun ileri sürüldüğü MediaSkene Raporu’na göre; yüksek gelir düzeyindeki gruplar, kitap, dergilere erişim, kablolu televizyon, video teknolojisinden yararlanma açısından açıkca daha avantajlı durumdadır. Buna karşılık, düşük gelir düzeyindekilerin medyaya erişimleri televizyon ile sınırlı kalmaktadır.

 

Basın sektöründe bir kaç büyük basın işletmesi pazara hakimdir. Aksak rekabet şartlarıyla işleyen bu piyasa yapısında, yayıncılar ikame malları üreten ve birbirlerinin davranışlarını kontrol eden, az sayıda satıcının bulunduğu koşullarda yani oligopol pazar koşulları içinde faaliyet göstermektedirler.

 

Genç ve dinamik bir nufüsa sahip bulunan Türkiye’de bin kişiye düşen gazete sayısının 50 adetin altında olması ve toplam okur / tiraj rakamlarının arttırılamaması önemli bir sorundur. Bu sorunun devam etmesinde geleneksel gazeteciliğin yapısal bozukluğunu sürdürmesi ve gazete içeriğinin oluşturulmasında basın işletmesinin sahip ve yöneticilerinin istek ve önyargılarının etken olması yanında, okurların istek ve ihtiyaçları ile okur profilindeki sürekli değişimlerin düzenli olarak izlenmemesi etkin olmaktadır. Türkiye'de okuyucu miktarının genel olarak üç-dört milyon civarına yerleşmesi, toplam okuyucu potansiyelinin aktif okuyucuya dönüştürülemediğinin bir kanıtıdır.

 

Türk ekonomisinde son yıllarda yaşanan durgunluk, basın sektöründe aynı oranda yaşanmamıştır. Promosyonun kontrol edilemeyen, denetimsiz ortamı geniş anlamda siyasi desteklerle de sürerken, promosyon mamullerinin temininde ve okuyucuya sunulmasında yaşanan finansal gerçekleşmeler, iç ve dış ticaret hacminde önemli büyüklüklere ulaşılmasını sağlamıştır. Promosyon (lotarya) olgusunun yarattığı bu durum, basının temel işlevlerinden uzaklaşmasından tekelleşme eğilimlerine, basının kendi özdenetiminden promosyonun sosyal maliyetine kadar tartışılması gereken ve okuyucu-yayıncı-devlet üçgeninde ciddi düzenlemeler gerektiren bir niteliğe dönüşmüştür.

 

Türk basınının gazetelerin satış rakamları itibarıyla istenilen büyüklüğe ulaşamaması ve yeterince gelişememesinin temel nedenlerinden biri basın işletmelerinin ulusal (tüm) pazara yönelmeleridir. Türkiye’de bölgesel ve yerel yayıncılık etkin bir konuma ulaşamamış, bu yönde gerekli atılımlar yapılmadığından çok geniş bir potansiyel harekete geçirilememiştir.

Dağıtımda bayilik sisteminin yaygın olarak kullanıldığı ve gazete/dergilerin yüzde 95’inin bayilik sistemi ile dağıtıldığı halde dağıtım konusundaki yapılanma ve denetimlerin yetersizliği ve dağıtım şirketlerinin yayıncılardan aldığı komisyon oranlarının yüksekliği aşılması gereken önemli bir konudur. Gelişmiş ülkelerde yaygın olarak kullanılan ve gazete dağıtımında en ekonomik sistem olan doğrudan dağıtım sisteminin yaygın olmaması, özellikle dağıtım şirketlerinin sahibi veya ortağı olmayan işletmeler için hayati önem taşıyan bir sorundur. İşletmeler açısından büyük yatırımlar ve ulusal düzeyde bir örgütlenmeyi gerektiren ve oldukça yüksek bir maliyete ulaşan dağıtım konusu gazeteleri tekel yapısında faaliyet gösteren ve dağıtım karteli olarak adlandırılan iki dağıtım kanalından (Birleşik Basın Dağıtım A.Ş. ve Yaysat A.Ş.) birisini seçmeye zorunlu kılmaktadır. Bu şirketlerin kendi basın gruplarına özel hizmetler verirken, dağıtımını üstlendiği diğer basın işletmelerine ve onların mamullerine gereken özeni göstermedikleri, dağıtım hizmetlerinden çok taşımacılık yaptıkları ileri sürülmektedir.

Dağıtım alanındaki tartışmalar konunun Hükümet düzeyinde ele alınmasına kadar varmış ve dağıtım şirketleriyle bazı yayın organları arasında doğan ihtilaf sonucu basın çevrelerinde zorunlu dağıtım ve satış yasası olarak tanınan ve 12 Kasım 1996 tarihinde yürürlüğe giren ve süreli/süresiz yayınların dağıtımı konusunda dağıtım şirketlerine mecburiyet getiren, kendilerine ulaştıran yayınları satmaktan kaçınan bayiler için ise ağır yaptırımlar öngören bir Yasa (4202 sayılı) çıkartılmıştır. Ancak, bu yasa Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiştir.

Tekelleşme eğilimleri incelenirken promosyonun tekelleşmeye etkisinin de değerlen-dirilmesi gerekir. Promosyonun asıl fonksiyonu gazetenin tanıtımını yapmak olduğu halde, Türk basınında promosyon, gazetenin tanıtımından çok satışına etki eden unsurlardan biri haline gelmiş ve bir tür “ön ödemeli satış stratejisi” işlevini yerine getirince de, gazete sahipleri daha iyi bir gazete çıkarmanın yollarını aramak yerine, daha cazip promosyon malzemesini bulmanın yollarını arar hale gelmişlerdir.

 

 

Medya’da Terör ve Şiddet İçeren Yayınlarla Mafya(!) ve Yasadışı Faaliyetler

Türkiye dünya tarihinde terörden en fazla etkilenen ülkelerden biri olmuştur. Son 15 yılda harcadığımız 100 milyar dolarlık nakdi ödemelerin ötesinde olayın sosyo-ekonomik ve kültürel yan etkilerini de gözönüne alırsak bu rakamı ikiye katlamak mümkündür. Başka bir deyimle Türkiye her yıl milli gelirinin önemli bir oranını terörle mücadele için harcamak zorunda kalmıştır. Ayrıca, -acılarımızı tazelememek için rakam vermekten kaçınmakla birlikte- 30 bini aşkın vatandaşımız (sade vatandaş, polis, asker, vs.) şehit olmuş, yüzbine varan şehit ailesinin, evlat acısı matemi, eli kanlı terör örgütünün elebaşı, Öcalan’ın yakalanması, bağımsız Türk Adaleti önünde yargılanması ve idama mahkum edilmesiyle kısmen azalmıştır. Türkiye’de 65 milyonu aşan vatandaş, terörün açtığı tahribat konusunda daha bilinçli hale gelmiş ve şehit ailelerinin acısının azaltılabilmesi için bir takım düzenlemelere başlanmıştır. Ancak, bir insanlık suçu olan terörün tam anlamıyla bitirilebilmesi için herkesin üzerine düşen görevi önemle yerine getirmesi şarttır.

Dünyanın onaltıncı en büyük nüfusuna sahip, toprak büyüklüğü bakımından dünyada 32’inci ve Avrupa'nın yüzölçüm itibarıyle en büyük ülkesi konumundaki Türkiye'nin, Atlantik, Avrupa ve Avrasya kuşakları içinde özel bir konumu vardır. Batı camiası ile bütünleşen, İslam aleminin demokratik, laik ve çağdaş bir üyesi olan, başta Türk toplumları olmak üzere, yeni bağımsız devletlerin örnek aldıkları bir model olup, zengin ve fakir ülkeler arasındaki farklılığın hızla büyüdüğü dünyamızda, Birleşmiş Milletlere üye 185 ülke içerisinde 1997 satınalma gücü paritesine göre gayri safi milli hasılası ile dünyanın 16. büyük ekonomisidir.

Yüce Atatürk’ün Büyük Türkiye’si, 700 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasını 77 yıllık Cumhuriyetle büyüterek yerkürede önemli bir “dünya devleti” olmuş, çağdaş Türk insanı da her alanda kazandığı başarılarıyla “dünya vatandaşı” olarak tarihin dikkatle izlenebilen, şerefle örülmüş sayfalarında onurlu yerini almıştır, almaktadır.

 

Küreselleşme olgusunun son derece dinamik olarak yaşandığı dünyada, milli güç unsurlarıyla çok güçlü ve bir bütün olmak durumundaki Türkiye jeopolitiği dün olduğu gibi bugün de önemli ekonomik fırsatlar yakalamıştır. Jeostratejik, jeopolitik ve jeoekonomik açılardan büyük kazanımları olan Türkiye, bir işletme anlayış ve verimliliğiyle yönetildiği taktirde, milli gücünü etkin olarak kullanabilecektir. Türkiye, tüm milli güç unsurlarının dengeli ve etkin kullanımı yanında, milli gücün çağdaş ufuklara doğru geliştirilmesi ve tüm kazanımlarımızla desteklenmesiyle önündeki sorunları aşabilir.

 

Ülkemiz; bölgesel işbirliğinin, uluslararası barış, istikrar ve refahın anahtarı olduğuna yürekten inanmakta ve birbiriyle etkileşim halindeki bölgesel işbirliği hareketleri içinde, öncü ve aktif bir rol oynamaktadır. Kısaca, Türkiye dünyanın geleceğinin inşaına etkin bir biçimde katılmaktadır. Bundan böyle, hepimizi 20 yıldır tüm unsurlarıyla uğraştıran ayrılıkçı terör sorunu rahatsız edemeyecek ve Türkiye çağdaş dinamiklere katılımdan alıkonulamayacaktır.

 

Dış dünyaya etkin bir açılım yapabilmenin önkoşulu iç istikrar ve huzurdur. Lozan Barışı sonrasında yapılan İkinci Büyük Millet Meclisi seçimlerinde Atatürk Meclis Başkanı seçilir (o dönemde Meclise Başkan seçilen, TBMM Hükümeti mevcut olduğundan Devlet ve Hükümet'in de Başkanı olmaktadır.) Büyük önder Atatürk, seçim sonucu kürsüde yaptığı konuşmada; "...Dipdiri, taze bir devlet yaratmak zorundayız. Bunun için tek şart, İSTİKRAR ve HUZUR'dur. Güçlü bir devlet kuracağız. Milletimizi huzur içinde yaşatacağız. Hükümetlerin var oluş sebepleri, ASAYİŞ'in teminidir. Her işin başı, devlette istikrar ve toplumda huzura dayanır. Toplumun huzurunu bozmaya yeltenenler görülecektir. Bunu önlemenin tek çaresi, halkın huzurunu bozanların karşısına bütün gücü ve teşkilatı ile devletin dikilmesidir." ifadesiyle devleti yaşatabilmenin şartlarını belirtmiştir.

Cumhuriyet tarihi boyunca istikrar, daima Parlamento içerisinden güçlü bir hükümet çıkartılmasında ve parlamenter çözümlerde aranmıştır. Huzur ise, Atatürk'ün ifade ettiği gibi; halkın rahatını bozanların karşısına Devlet'in bütün gücü ve müesseseleri ile karşı koymasıyla sağlanır. Terörizm, bir hükümet meselesi olmaktan çok Devlet ve Millet meselesi kabul edilmeli, hiçbir manada da himaye görmemelidir.

 

RTÜK, yayıncılar, bilim insanları ve kamuoyunun hassasiyetle üzerinde durduğu yayınların başında TERÖR ve ŞİDDET içeren yayınlar gelmektedir. Zira, bir insanlık suçu olan terorizm ağırlıklı olarak şiddet kullanmaktadır. Teröre dayalı olsun olmasın şiddet evrensel bir tehlike olup, yaşamın her alanında karşımıza çıkmakta ve televizyon yayını yoluyla evlerimize kadar girerek “birey ve toplum sağlığı”mızı olumsuz etkilemektedir.

 

Televizyon yayıncılığı açısından terorizm ve şiddetin ulaştığı boyut, terör ve şiddetin izlenme ve etkilenme boyutu da bu tehlikenin önemini ortaya koymaktadır. Televizyonlarda şiddet gösterimi, doğal hayattaki gelişmelere bağlı olarak, son günlerde yıkıcı-bölücü ve irticai terorizm kaynaklı haberler olarak, anahaberler ve haber programlarında çok yoğunlaşmış bir tür “seyirli vahşet” boyutuna ulaşmıştır. Oysa, televizyon yayıncılığı bakımından etkinliğin kapsamı 65 milyon vatandaş ve hanelerde bulunan 25 milyonu aşkın televizyon ve radyo cihazıyla sunulan yayın ve yayınların etkisi boyutuna ulaşmaktadır.

 

Ülkemizde terör, son aylarda emniyet ve güvenlik güçlerinin başarısıyla etkisiz hale getirilirken (çökertilirken), terorizmin şiddete dayalı vahşi, acımasız ve kabul edilemez yönü kamuoyunu irkiltmiştir. İçişleri Bakanlığınca bazı basın mensuplarına gösterilen ve kamu düzeni açısından hassasiyet göstermeleri istenilen “Hizbulvahşet” görüntüleri yoğunlukla tartışılırken yayıncılarca gereksiz canlandırmalarla sunulmuş ve haberlerde aşırı bir şekilde işlenmiştir. Televizyon yayınlarında terorizme dayalı olsun, olmasın “şiddet unsuru” direkt ya da dolaylı olarak anahaberlerden spor programlarına, magazin programlarından müzik kliplerine, yerli ve yabancı filmlerden drama ve komedi programlarına kadar artarak yer almaktadır.

 

Son yıllarda gerçek hayattakinden çok daha abartılı olarak şiddetin kol gezdiği yerli yapım ve dramalarda büyük bir çoğunlukla mafya tiplemeleri işlenmekte, vizyondaki programlarda esas oyuncunun çevresinde mutlaka bir mafyacı bulundurulmaktadır. Yasadışı faaliyetlerinden dolayı aranmakta olan, hatta haklarında yargı kararı bulunan kişilerin televizyon ekranlarından ses ve görüntüyle gündemi yönlendirme ve hasım gördüklerine korku salma yöntemleri hafızalardadır. Yine yasadışı eylemlerden dolayı tutuklu bulunan kişilerin, cezaevlerinde yarattıkları şiddet ve eylemlerinin devamı yönündeki görüntü ve metinler yanında sürdürdükleri lüks yaşam hemen hergün farklı boyutlarda gündeme getirilmektedir.

 

Terör kelimesi Türkçede “yıldırma, korkutma” anlamında, “kamu otoritesini veya toplum yapısını yıkmak için girişilen korku ve yılgınlık saçan şiddet hareketleri” olarak belirtilmektedir. Şiddet ise bedene zor uygulama, bedensel zedelenmeye neden olma, kişisel özgürlüğü zor yoluyla kısıtlama, doğal süreçlere, alışkanlıklara yersiz kısıtlamalar getirme, acımasızlık, haşinlik, tahribat kişisel duygularda sertlik unsurlarını içeren, kendi içine ya da dışarıya karşı uygulanan davranış biçimidir.

 

Genel olarak şiddetin türleri ise sayılamayacak kadar çok olup, başlıca şiddet türleri; Fiziksel Şiddet; dayak, kaza, yangın, cinayet, yaralama, yakma, patlama, patlatma, tahribat (canlı, çevre, nesne tahribatı), soygun ve soygun girişimi, tecavüz, tartaklama, Fiziksel Olmayan Şiddet; sözel şiddet, tehdit, şantaj, baskı, küfür, Kurgu Şiddet; doğa üstü şiddet, doğa üstü canlı şiddeti, zaman ötesine yönelik şiddet, Gizli Şiddet, Yapısal Şiddet, Siyasal/Yönetsel Şiddet şeklinde sıralanabilir. Yayıncılık açısından “şiddet”, yukarıda tanımı ve türleri belirtilen tüm unsurların antene verilmesi yani vatandaşların ekranına yansıtılması olarak tanımlanabilir.

 

Medyanın süregelen önemli sorunlarının başında, ulusal ve evrensel boyutta yazılı ve sözel ilkelere rağmen özdenetim sağlanamaması yanında Medyanın yazılı-görsel-işitsel terminolojisini oluşturamaması gelmektedir. Örneğin, televizyonlar yasadışı faaliyet gösteren ya da kendisini mafya olarak niteleyenlere gereğinden çok fazla, yersiz ve anlaşılmaz bir biçimde yer vermektedir. Ülkemizde “yeraltı ekonomisi”nin büyüklüğünün milli gelirin yüzde 25-30’u dolayında olduğu tahmin edilmekte olup, çıkar amaçlı suç örgütleri ile bu tür yasadışı faaliyetlerin yeşerme ortamı ve hukukun geç tecellisinden kaynaklanan ihkak-ı hak arayışları ayrı bir inceleme konusudur.

 

Türk Medyası, sıklıkla yasadışılığı ve legal olmayan davranış biçimini haber ve programlardaki “Ünlü Baba”, “Yeraltı dünyasının tanınmış ismi”, “Ünlü Kabadayı”, “Çete reisi”, gibi terim ve tanımlamalarla zımnen övmekte, izleyicilerde korku ve olumsuz uyaran yaratılmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bazı kişiler tanıtılırken “Baba” takıları yetmez gibi bu şahsiyetlerin isimleri başına “Kürt ..., Laz ..., Çerkez ..., Arnavut ..” gibi ırk takıları konulmakta, ya da “Karadenizli, Ankaralı, Oflu, vb.” gibi bölgesel ayırımlara gidilerek “nam” yürütülmektedir.

 

Sahip olduğu ideolojisiyle anılan “Ülkücü Baba” gibi ideolojik ortak payda da buluşma kadar, ayırım gözetilerek çatışma yaratılmasından fayda umulduğu da bir gerçektir. Pek çok yönden olumsuzluk içeren bu ifadelerin, sadece yayıncılık bakımından değil, toplumsal açıdan da gerekliliği tartışmalıdır. Yasadışı sol örgüt olarak bilinen Dursun Karataş grubu (DHKP-C) nun da tamamıyla çıkar amaçlı suç örgütü konumunda olduğu ve bir tür “tetikçilik” yaptığı öne sürülmektedir.

 

Yasadışı faaliyet gösterenlerin basın üzerindeki etkisi öyle vahim boyutlara varmıştır ki, bu kişilerin filanca kişiyle falanca yerde yemek yemesinden, nasıl tutuklandıkları, hapishanede nasıl bir lüks yaşam sürdürdükleri ve tahliyelerinde “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganlarıyla onlarca kişiyle karşılanıp, kurbanlar kesildiğine kadar görüntü/yorum/haberler ekranları uzun süre meşgul etmekte, gazetelerde ilk sayfaya yerleşmektedir. Yine bu kişilerin öldürülme biçimi, cenazenin hastaneden nasıl çıkarıldığı, cenazede hangi “ünlü şahsiyet” ve “tanınmış baba”ların bulunduğu veya bunların kızının/oğlunun düğününde dolarların nasıl havaya uçuştuğu, bir çok ciddi ve toplumsal sorundan çok daha fazla, medyada yer kaplamaktadır.

 

Yıllardır yerli ve yabancı sinema filmlerinde işlenen yoğun şiddet unsurlarının televizyona taşınması engellenememektedir. Son yıllarda yerli yapım ve dramalarda büyük bir çoğunlukla mafya tiplemeleri “Ana, Deli Yürek, Tatlı Kaçıklar, Marziye, Yılan Hikayesi, vd. gibi.” işlenmekte, yeni vizyona girecek programlarda esas oyuncu ya da çevresinde mutlaka bir mafyacı bulundurulmaktadır. Yıllarca, sinema filmlerinde Türk Polisini garip elbiseleriyle olduğundan ağır, beceriksiz ve suç işlendikten sonra olay yerine gelen ilginç temalarla işleyen yapımcı-yönetmen-senaristler, bu kere Mafya (!) tiplemeleriyle şiddet kullanarak tanınan adamın/kadının zayıf, korkak, sinmiş insan karakterleri üzerinde yarattığı etki ve korku hissini işlemektedirler.

 

Öte yandan, kamuoyu “Onu mermi manyağı yapacağım, öldüreceğim...” ya da tanınmış bir gazeteciye yönelik “Ayaklarından vurmak” gibi tehditleri medyadan izlemiştir. Yasadışı faaliyetlerinden dolayı aranmakta olan, hatta haklarında yargı kararı bulunan kişilerin televizyon ekranlarından ses ve görüntüyle gündemi yönlendirme ve hasım gördüklerine korku salma yöntemleri çok dikkat çekici olup, hafızalarda yer almıştır. “Adam şiddet kullanıyor, devlet birşey yapamıyor” imajı ve “şuyuu vukuundan beter” gerçeğinden hareketle bu davranışların yasadışılığın iş ortamını geliştirdiği ve mafya ekonomisini büyüttüğü gözardı edilmemelidir.

 

Geçmişte pek çok örneği görülen “basın yoluyla mafya yaratma, korku salma” propagandasına karşılık başta devlet organları ve basın, her türlü denetim mekanizmasını işletmelidir. Bu öylesine tehlikeli bir olgu haline gelmiştir ki, kamuoyuna zorla tanıtılan (sayıları 8-10 kişiyi geçmez), yasadışılıklarıyla popüler hale gelen, bir tür “yerel güç odağı” görünümü kazanan kişilerin açtığı yol, potansiyel baba ya da kabadayı özentilerini uyararak, öne çıkmaya, yasadışı davranışlara sürükleyebilir. Günlük yaşamda yeralandan çok abartılı olarak şiddet olgusunun her ne şekilde olursa olsun, anahaberlerde, reytingi yüksek dizi filmlerde, sinema filmlerinde, komedi programlarında masumlaştırılarak gösterilmesi, sıradanlaştırılması ve meşrulaştırılması izleyenlerde uyarıcı etkiler doğuracak ve şiddet öğesinin ortaya çıkacağı değerlendirilmelidir.

 

Türkiye’de tüm unsurlarıyla devletin ve milletin teröre karşı gösterdiği yüksek duyarlılık, terörün zayıflatılmasında ve bitirilmesinde en önemli etken olmuştur. Terörizm, bir hükümet meselesi olmaktan çok devlet ve millet meselesi olup, hiçbir manada himaye görmemeli, herkes üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Turizm sezonunun başlangıcıyla birlikte, terorizmi destekleyen yayın organlarının turizmi hedef alan tehdit dolu yayınlarının Türk turizmini olumsuz etkilemesinden duyulan rahatsızlık Başbakanlığa resmen iletilmiştir. Başbakanlık, özellikle İngiltere, İtalya, İspanya, Almanya, Fransa, Avusturya ve İskandinav ülkelerinde yüzde 40’a varan rezervasyon iptallerini dikkate alarak turizm sektörünün içinde bulunduğu sorunları ve çözüm önerilerini geniş katılımlı bir toplantıyla değerlendirmiştir. Başbakanlıkca ”her ne kadar RTÜK’ün radyo ve televizyon kuruluşlarının yayın politikalarını belirlemek gibi bir görevi ve yaptırım yetkisi yoksa da, sektörün kaygılarının hissettirilmesi ve terör haberlerinin verilişinde daha duyarlı davranılması gibi konuların medya kuruluşlarına aktarılmasına aracılık etmesi” istenmiştir.

 

Terör ve şiddet içeren televizyon yayınlarına yönelik şikayetlerden dikkat çeken örnekler şunlardır;

- Adliyedeki kavgalarla polislerin suç tatbikatlarındaki “linç girişimi” gibi şiddet görüntülerinin ekranlarda sık sık boy göstermesi, halkın adli mercilerden çekinmesine ve paniğe düşmesine neden olmaktadır.

 

- Anahaberler hemen her yönüyle şiddet içeren söz ve görüntülerle dolu geçmişte yaşanan yıkıcı-bölücü ve irticai terör olaylarının yeni yaşanıyor gibi sık tekrarlar ile verilmesi, insanlarda korkuya yol açıyor.

 

- Baba, mafya lideri, çete başı gibi şiddete dayalı gayrımeşru bir ortamın gerek dizi ve filmlerde, gerekse de haberlerde sıksık yer alması özellikle gençlerin bu gibi tiplemeleri bir güç odağı gibi görmelerinin sonucunda bunlara özenmeleri toplumu, anne ve babaları tedirgin etmektedir.

 

- Çocukların yoğunlukla izlediği çizgi filmlerden özellikle bilim-kurgu türü çizgi filmler ile çocuklar şiddeti benimsiyorlar, sağlıksız bir toplum yetişiyor.

 

- Spor karşılaşmalarında çıkan kavgaların ve kötü sözlerin ekranlarda geniş yer bulması taraftarların nefret duygularının gelişmesine neden olmaktadır.

 

- İntihar eden veya sorununa çözüm isteyen bir baba ya da annenin çocuğunu çatıdan atma, öldürme tehdidi ve diğer sözel ve bedensel şiddet unsurlarını kullanması toplumda ve özellikle çocuklarda büyük üzüntüler doğurmaktadır.

 

- Annesinin veya babasının dövme, işkence etme veya diğer şiddet unsurlarına maruz kalmış çocukların görüntülerini izleyen, televizyon başındaki çocuklarda duygusal çöküntüye neden olabilir.

 

- Satanistlik gibi zararlı bir akımın şiddet içeren söz ve görüntüleri çocuk ve gençlerle ebeveynleri tedirgin etmekte, korkuya sevketmektedir.

 

Televizyon ekranlarında, terörizmi besleyen kaynakların gündem oluşturma gayretlerine, terör haber ve yorumlarında ilkesizliğe ve kaynağı terörizm olsun ya da olmasın şiddet gösterimine ve yasadışı oluşumlara son verilmelidir. Yayınlarda “özdenetim” hassas bir biçimde uygulanmalıdır.

 

 

Yayıncılığın Düzenlenmesi ve Denetimi Sorununa Çözüm; RTÜK’ün Kuruluşu ve Özerkliği

Türkiye’de 1990 yılından bu yana radyo ve televizyon alanında fiilen “özel yayıncılığın” başlatılmasıyla doğan karmaşa sonrasında T.C. Anayasasının 133 üncü maddesinde yapılan 8.7.1993 tarihli değişiklikle “Radyo ve televizyon istasyonları kurmak ve işletmek kanunla düzenlenecek şartlar çerçevesinde serbesttir.” hükmü getirildi. Bu anayasal değişiklik, tekel durumundaki kamu yayıncılığından özel yayıncılığı da kapsayan “çoğulcu” yayıncılığın başlangıcı oldu.

 

Ülkemizin yeni yayın alanı ile idari yapımızla, “özerk ve tarafsız”bir kamu kuruluşu olan RTÜK, Türk pozitif hukukuna yeni hukuksal düzenlemeler getirmiş; böylece kapsamlı yayın alanının düzenlenmesi, denetimi, uygulanacak yaptırımlar, Üst Kurulun görev ve yetki alanı içine girmiştir. Kamu tüzel kişiliğine sahip olan RTÜK, “özerkliğini” Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndan almaktadır.

 

RTÜK’ün kurulduğu 3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’un amacı; (Md:1) “radyo ve televizyon yayınlarının düzenlenmesine ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun kuruluş, görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin esas ve usulleri belirlemek” olarak hükme bağlanmış ve Kanunun kapsamı (Md:2) “her türlü teknik, usul ve araçlarla ve her ne isim altında olursa olsun elektromanyetik dalga ve diğer yollarla yurt içine ve dışına yapılan radyo ve televizyon yayınları ile ilgili hususları kapsar.” şeklinde düzenlenmiştir.

 

Radyo ve televizyon faaliyetlerini düzenlemek amacıyla özerk ve tarafsız bir kamu tüzelkişiliği niteliğinde kurulan (Md:5) Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun görev ve yetkileri değerlendirildiğinde, RTÜK’ün Türk hukuk sistemi içerisinde basın / medya’nın düzenlenmesi yönünden özel bir konumu olduğu görülmektedir. (Md:8) Bu düzenlemenin hukuki çerçeve dışında bağımsız bir otorite tarafından gerçekleştirilmesi, işlevsel düzenleme yanında tarafların haklarının korunması açısından da önem taşımaktadır.

 

Anayasanın öngördüğü “düzenleme görevi”ni yerine getirmek üzere 3984 Sayılı Kanunla Radyo ve Televizyon Üst Kurulu kuruldu. RTÜK Üyelerinin “atama” yoluyla değil, Yasama organının 550 üyesi tarafından “seçilmesi”, kuruluş amacı ve işlevlerin yerine getirilmesi yanında özerklik ve tarafsızlığı korumak bakımından da çok önemli olduğundan yayıncılığın düzenlenmesi ve denetlenmesi hassas bir dengeye oturtuldu. TBMM özel bir yasa sonucu kurduğu RTÜK’e ve üyelik görevi yüklediği şahsiyetlere bir anlamda kefil olurken, seçimle kazanılan bu kamusal görevlendirmeyle, “RTÜK Üyeliği” ne de özel yetki ve sorumluluklar yüklendi. Üyelerin Meclis tarafından seçilmesi, klasik bürokrat normundan uzak bir şekilde çalışabilmeleri bakımından çok önemlidir.

 

RTÜK’ün görev alanı diğer kamu kuruluşlarından farklı bir yaklaşımla düzenlenirken, genel manada görev alanına giren başlıca konular, görsel ve işitsel yayıncılıkla ilgili düzenleme (araştırma, ince

Haberi Paylaş :
4596 Defa Okundu.
ONLINE KATALOG
SIKÇA SORULAN SORULAR
SEKTÖREL DUYURULAR
BİLGİLENDİRME FORMU
MEDYA SEKTÖRÜ VE DİĞER FAALİYET ALANLARIMIZ
ETKİNLİKLER VE GÜNDEM